زيارة نائب الرئيس الأمريكي بنس للعراق
زيارة نائب الرئيس الأمريكي بنس للعراق

الخبر: أوردت وسائل الإعلام خبر زيارة نائب الرئيس الأمريكي مايك بنس للعراق يوم السبت 2019/11/23 والتي لم يعلن عنها مسبقا، وقال مسؤولون إن بنس لم يلتق رئيس الوزراء العراقي عادل عبد المهدي واكتفى بإجراء اتصال هاتفي معه، وذكر مراسل الحرة أن بنس لن يلتقي قادة سياسيين خلال زيارته غير المعلنة إلى العراق، وأن الزيارة كانت لتهنئة الجنود الأمريكيين بمناسبة عيد الشكر.

0:00 0:00
Speed:
November 24, 2019

زيارة نائب الرئيس الأمريكي بنس للعراق

زيارة نائب الرئيس الأمريكي بنس للعراق

الخبر:

أوردت وسائل الإعلام خبر زيارة نائب الرئيس الأمريكي مايك بنس للعراق يوم السبت 2019/11/23 والتي لم يعلن عنها مسبقا، وقال مسؤولون إن بنس لم يلتق رئيس الوزراء العراقي عادل عبد المهدي واكتفى بإجراء اتصال هاتفي معه، وذكر مراسل الحرة أن بنس لن يلتقي قادة سياسيين خلال زيارته غير المعلنة إلى العراق، وأن الزيارة كانت لتهنئة الجنود الأمريكيين بمناسبة عيد الشكر.

التعليق:

تأتي زيارة نائب الرئيس الأمريكي في ظل تصاعد حدة الاحتجاجات المطالبة بإسقاط الحكومة وإجراء انتخابات مبكرة في العراق، ومن المعلوم أنه لا يزال 5200 عنصر من القوات الأمريكية موجودين في قواعد عسكرية في العراق، بناء على معاهدة خاصة بين العراق والولايات المتحدة. ولا شك أن عدم مقابلة رئيس الوزراء العراقي له دلالات واضحة، تأتي على خلفية تصريحات أمريكية متتالية لكف أيدي الأجهزة الأمنية عن المساس بالمتظاهرين والمحتجين في الوقت الذي ازداد عدد الضحايا في العراق عن 300 قتيل وعدة آلاف من الجرحى. ومن المعلوم أن أمريكا هي راعية الحكم والنظام في العراق إما مباشرة أو من خلال إيران. حيث كانت أمريكا قد توصلت لضرورة سحب معظم قواتها من العراق حسب ما ورد في مقترحات تقرير بيكر-هاملتون في 2006/12/6 وتكليف إيران وسوريا في حماية النظام ومصالح أمريكا في العراق. وبالفعل فقد أكملت أمريكا سحب معظم قواتها من العراق مع حلول عام 2011 وجعلت لنفسها الحق بإعادة قواتها حسب الحاجة ودون الرجوع لحكومة العراق.

وبالفعل فقد مكنت أمريكا حليفتها إيران من التغلغل الواسع في العراق وزيادة نفوذها عى جميع المستويات، أما سوريا فمنذ اندلاع الثورة فيها لم تعد قادرة على تحمل أي عبء تجاه العراق ناهيك عن المحافظة على استقرارها واستمرار نظامها. فبقيت العراق تحت وصاية إيران بناء على تعليمات وأوامر أمريكا.

وما إن اندلعت المظاهرات والاحتجاجات في العراق ضد الفساد ونهب المال العام حتى تحولت بشكل واضح ومثير إلى المطالبة بإنهاء النفوذ الإيراني في العراق، مع المطالبة بإقالة رئيس الوزراء عادل عبد المهدي. وحرصت أمريكا خلال موجة الاحتجاجات على إظهار تأييدها ولو على استحياء لمطالب المحتجين في العراق. وزادت من حدة الانتقادات لنظام إيران وتحدثت عن فرض مزيد من العقوبات على إيران. ولم تلبث أن اندلعت احتجاجات ومظاهرات في إيران ردا على زيادة أسعار البنزين. ولعل الظاهرة المشتركة بين مظاهرات واحتجاجات العراق وإيران هي القمع الدموي للمحتجين في البلدين. والملاحظ كذلك ازدياد الحديث والانتقادات لتغلغل النفوذ الإيراني في مناطق متعددة منها العراق وسوريا واليمن.

وتأتي زيارة بنس الأخيرة للعراق وتجاهل الحكومة التي تحظى بتأييد إيراني قوي، لتشير إلى احتمال تغير في كيفية وأسلوب إدارة الهيمنة الأمريكية على العراق وعلى مناطق أخرى في المنطقة. فحين أوكلت أمريكا أمر العراق لإيران كانت أمريكا تعاني من اشتداد المقاومة العسكرية لوجودها وتكبدت خسائر كبيرة في الأرواح والمعدات كانت قد بدأت تبدو كفيتنام جديدة. فكان الخيار الإيراني بالنسبة لأمريكا هو الأمثل. ومع ذلك فأمريكا لم تكن تريد لإيران أن تكون قوة ضاربة في المنطقة وصاحبة نفوذ حقيقي، بل أرادتها أداة لتنفيذ غاية محددة. وحتى لا يخطر في بال أحد خاصة من الإيرانيين أن نفوذهم حقيقي في العراق وحتى لاحقا في سوريا، فلا بد من وضع الأمور في نصابها.

فجاءت زيارة بنس للعراق، ومروره في قاعدة عين الأسد، ولقاؤه البارازاني في كردستان والاكتفاء بمكالمة هاتفية مع عبد الهادي لتشير بشكل غير مباشر إلى إمكانية تخلي أمريكا عن حكومة العراق التي تدعمها طهران. وبالتالي تنهي دور إيران في حفظ مصالح أمريكا في العراق.

والمؤلم في كل هذه الأحداث أن قضايا الأمة وحراكها ومظاهراتها واحتجاجاتها تدور وتدور كحركة الديك المذبوح لتقع وتسقط في دوامة مصالح أمريكا ومخططاتها وسياساتها. فمن العراق إلى لبنان، ومن سوريا إلى اليمن يسقط الآلاف من المسلمين قتلى، والملايين جوعى، ومليارات الأموال نهبا، وفي نهاية المطاف يزداد نفوذ أمريكا ويتأصل، ويسيطر الإحساس بالعجز على نفوس البقية الباقية من شباب الأمة ورجالها.

والحقيقة التي يجب ألا تغيب عن الذهن هي أن أمريكا ليست من تصنع القدر، ولا هي التي تحكم مصير الشعوب والبشر، بل إن الشعوب هي التي تصنع مصيرها، وإن القادة والمفكرين والسياسيين هم الأقدر على توجيه حركة الشعوب في الاتجاه الصحيح. ومن هنا فإنه مهما فعلت أمريكا ومهما استعملت من عملاء واستأجرت من أدوات نفوذ، فإن الأمر أولا وأخيرا سوف يؤول إلى أصحابه الشرعيين وهم أبناء هذه الأمة الأصيلة، والذين يستمدون طاقتهم وقوتهم ومسيرتهم ومنهجهم من إيمانهم المستنير بالله العلي القدير.

﴿وَاللهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. محمد جيلاني

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı