ثلاثون عاماً على سقوط جدار برلين
ثلاثون عاماً على سقوط جدار برلين

الخبر: شهدت الذكرى الـ30 لسقوط جدار برلين وانهيار الشيوعية كثيرا من التفكير، حيث إن انتصار الرأسمالية كان أجوف جدا لدرجة أنه يصارع اليوم لنيل شرعيته. فالديمقراطية في أزمة، والسوق الحرة تعاني من الفشل، والاستبداد في أوجه.

0:00 0:00
Speed:
November 20, 2019

ثلاثون عاماً على سقوط جدار برلين

ثلاثون عاماً على سقوط جدار برلين
(مترجم)


الخبر:


شهدت الذكرى الـ30 لسقوط جدار برلين وانهيار الشيوعية كثيرا من التفكير، حيث إن انتصار الرأسمالية كان أجوف جدا لدرجة أنه يصارع اليوم لنيل شرعيته. فالديمقراطية في أزمة، والسوق الحرة تعاني من الفشل، والاستبداد في أوجه.

التعليق:


إن سقوط جدار برلين بشّر بنهاية الشيوعية، فقد أكد على عجز الشيوعية عن خلق نمو اقتصادي وأظهر فشل الاقتصاد المخطط مركزيا. لكن الرأسمالية تعاني اليوم من العديد من المشاكل. ففي العالم النامي اليوم، تقوم مجموعة مختارة من الناس بالسيطرة على الأنظمة السياسية، حيث أصبح النظام يعمل لصالح فئة قليلة. وقد أصبحت الديمقراطية نظاما يقوم بشكل منظم بمكافأة النخبة من خلال الاقتطاعات الضريبية، والتشريعات، والأمن، على حساب الأكثرية، حتى وإن كان ذلك يعني معاناتهم من الديون والعجز.


إن الأزمة الاقتصادية العالمية في 2008 تركت ندبة لا يزال الليبراليون يصارعون لإزالتها. فبدلا من التعامل مع التحديات الاقتصادية، يقوم النظام السياسي بإلقاء اللوم على المهاجرين، والفقراء والغرباء. ويمكن للعديد أن يروا أن المسؤولين المنتخبين يمثلون النخبة القليلة من الأثرياء والشركات عوضا عن الأكثرية. ولهذا نرى الكثيرين يتحولون إلى نجوم تلفزيون الواقع، والكوميديين، والأحزاب غير التقليدية على أمل الحصول على من يقوم بتمثيلهم.


فقد وصلت الديمقراطية إلى نقطة أصبحت فيها السلطة التشريعية تعني أن القوانين تسنّ لمصلحة بضعة سياسيين من الأحزاب اليمينية أو اليسارية.


وعلى الرغم من سيطرة الرأسمالية عشية عام 1991، فإن نصف سكان العالم، أي ما يقارب 3.8 مليار شخص، لا يمكنهم الحصول على طعام العشاء لأنهم فقيرون جدا. ويفوق عدد الأشخاص الذين يمكنهم استخدام الهواتف النقالة، عدد الذين يمكنهم استخدام المراحيض. ومن الصدمة أن نعرف أن أقل من 1% من سكان العالم يملكون 82% من ثروة العالم. إن الرأسمالية هي أيديولوجية فاسدة.


إن المشاكل العالمية اليوم لا تنحصر بالعالم الثالث، فسوء توزيع الثروة هو أسوأ حالا فعليا في الدول المتقدمة. فكتاب ثوماس بيكيتي ـ الرأسمالية في القرن الواحد والعشرين، والذي نشر في 2013، كشف مدى سوء توزيع الثروة في أمريكا وأوروبا. فاستنتاجات بيكيتي كانت صادمة في حقيقة أن اللامساواة لم تكن مجرد أمر طارئ وإنما هي صفة متأصلة في الرأسمالية والتي لا يمكن التخلص منها سوى بتدخل الدولة. فما لم يتم إصلاح النظام الرأسمالي، فإن النظام الديمقراطي سيكون في خطر. وأكد جوزيف ستيجليتز ذلك بقوله: "حسنا، بعد 40 عاما، فإن الأرقام هي كالتالي: النمو أصبح أبطأ، وثمار هذا النمو ذهبت أغلبيتها الساحقة إلى القلة العليا. حيث عانت الميزانيات من الركود وسوق الأسهم حلّق عاليا، والدخل والثروة تدفقت عاليا، بدل انخفاضهم".


ما حدث منذ نهاية التاريخ في 1989 هو أن النهب أصبح طريقة للحياة من أجل النخبة القليلة، والذين على مدى عقدين من الزمن خلقوا لأنفسهم نظاما تشريعيا يعطيهم السلطة لذلك والأخلاق التي تمجدها. فبالنسبة لهم العالم مليء بالقوى العاملة الرخيصة والتي يجب استغلالها لتحقيق الربح، بغض النظر عن العواقب. هذه النخبة أوجدت منتجات تلوث الهواء والبحار، كما يتأملون بمنتجات مالية لا وجود حقيقيا لها سوى أنها تمنحهم المزيد من الأرباح الباهظة، في الوقت الذي تكافح به الأغلبية الباقية للوصول إلى نهاية اللقاء. ففي 2008 أسقطت هذه النخبة القليلة العالم على رُكبه.


وبعد ثلاثة عقود من سيطرة الرأسمالية على العالم ظهر أن الديمقراطية لا تجدي نفعا سوى لقلّة قليلة. فهذه الأفكار جعلت من العالم يمزق نفسه بنفسه بين من "يملك" ومن "لا يملك"، حيث أصبح الجشع، والفساد، وازدراء الفقراء والضعفاء أمرا عاديا لا مشكلة فيه. لهذا السبب فإن معظم سكان العالم يعيشون في لامبالاة ويأس، بغض النظر عن الحكومة التي يعيشون تحت ظلها، ولم تكن أبدا الرغبة في التغيير قد وصلت لهذه الدرجة أبدا.


إن الإحباط لدى الناس أصبح يزداد بشكل فاق هيمنة الرأسمالية. والثورات في تشيلي والعراق ولبنان والجزائر ومصر، واحتجاجات أصحاب السترات الصفراء في فرنسا، وحركة احتلوا وول ستريت في أمريكا، كلها مظاهر تعكس الحاجة إلى التغيير؛ حيث إن الأوضاع الاقتصادية والسياسية تسوء يوما بعد يوم، والرغبة في التغيير تزداد يوما بعد يوم.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
عدنان خان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı