إذا كنتم تقولون إن النسوية لا تتوافق مع الإسلام،  فلا بد أن تقولوا أيضا إن الديمقراطية لا تتوافق مع الإسلام  (مترجم)
إذا كنتم تقولون إن النسوية لا تتوافق مع الإسلام،  فلا بد أن تقولوا أيضا إن الديمقراطية لا تتوافق مع الإسلام  (مترجم)

إن أعداد المفكرين والكتاب الإسلاميين الذين يعترضون بوضوح على التطورات التي أدت إلى الفساد في البلاد الإسلامية، زادت بشكل واضح. حيث ردوا من خلال مقالاتهم تحت عناوين مثل "هل يمكن للمسلم أن يكون نسويا؟" و"النسوية ليست طريقا لنيل الحقوق بل أيديولوجية لنشر الفساد" و"ابنتك تصبح نسوية، ابنك يصبح علمانيا.." و"لا يمكنك أن تكون نسويا ومسلما"...

0:00 0:00
Speed:
June 20, 2019

إذا كنتم تقولون إن النسوية لا تتوافق مع الإسلام، فلا بد أن تقولوا أيضا إن الديمقراطية لا تتوافق مع الإسلام (مترجم)

إذا كنتم تقولون إن النسوية لا تتوافق مع الإسلام،

فلا بد أن تقولوا أيضا إن الديمقراطية لا تتوافق مع الإسلام

(مترجم)

الخبر:

إن أعداد المفكرين والكتاب الإسلاميين الذين يعترضون بوضوح على التطورات التي أدت إلى الفساد في البلاد الإسلامية، زادت بشكل واضح. حيث ردوا من خلال مقالاتهم تحت عناوين مثل "هل يمكن للمسلم أن يكون نسويا؟" و"النسوية ليست طريقا لنيل الحقوق بل أيديولوجية لنشر الفساد" و"ابنتك تصبح نسوية، ابنك يصبح علمانيا.." و"لا يمكنك أن تكون نسويا ومسلما"...

التعليق:

حقا إن الأمة الإسلامية بحاجة ماسّة إلى مفكرين وكتّاب ونشطاء مسلمين ذوي قيمة. والحمد لله، فإن أعداد ردود الفعل مثل هذه تزداد يوما بعد يوم. فعلا إنه من المؤلم رؤية كيف أن النساء المسلمات بوعي أو دون وعي يقعن في شرك النسوية. إلا أن المرأة المؤمنة التي ترتب فكرها وميولها من خلال الإسلام عليها أن لا تترك مكانا لهذا التطور الغربي في حياتها. فحتى وإن كان فكر الشخص حسب الإسلام، فإنه طالما أن ميوله تحكمها أفكار غير إسلامية، فإن التناقض في مصادر التفكير والميول سيؤدي إلى حدوث التباس وصدام في حياة الإنسان. وقد أوجد الله سبحانه وتعالى فينا الغرائز والحاجات العضوية عندما خلقنا. وهذه الغرائز والحاجات العضوية هي التي تحث الإنسان على التفكير؛ وهي حاضرة في كل وجوه الحياة. لهذا؛ ألزمنا الله سبحانه وتعالى بأحكام الشريعة بهدف تنظيم تلك الغرائز والحاجات بشكل يحقق انسجاما ونجاحا في الحياة. وفي اللحظة التي يتجاوز فيها الإنسان حدود نظام الله عز وجل، فإنه يبدأ بإظهار تصرفات غير إسلامية. فلو تخلى الإنسان عن تلك الأحكام الشرعية وسار حسب أهواء النظام الرأسمالي الغربي، فحينها سيدمر حياته في هذه الدنيا وفي الآخرة أيضا.

إن العدد المتزايد للنساء المسلمات اللواتي يقعن في شرك النسوية، والشباب الذين يتأثرون باللادينية، والمستويات المهولة من كل أنواع الجرائم في مجتمعاتنا، إن هذا كله لهو أكبر دليل على أننا نواجه تطورا لا يمكن أن ندعي ببساطة أنه مشكلة فساد فردية. بل على العكس تماما؛ إن النظر إلى عموم الصورة يكشف أن هذا كله نتيجة تآكل مجتمعي. فالمجتمع أكثر من أناس بغرائز وحاجات عضوية. فالمجتمع عبارة عن مجموعة من البشر والعلاقات التي تربط بينهم والأنظمة التي تنظم هذه العلاقات. ويوما تلو الآخر نشهد كيف أن المزيد والمزيد من المسلمين يفشلون، وكيف أن العلاقات بينهم تتآكل وحتى إنها تصل إلى حالة مؤذية. إن هذا يعني أن كل المشاكل تأتي من فساد الأنظمة التي تشكل إطار عمل للحياة البشرية والتي تحكم العلاقات بين البشر. ولا يوجد من يعترض حقيقة أن النسوية تأتي من الغرب وليس الإسلام. وفي الحقيقة، فإن المسلمين وغير المسلمين متفقون حول هذه القضية. وعندما يقوم مفكرونا وعلماؤنا ونشطاؤنا برفض النسوية فهم فقط يصفون سطح المشكلة. إلا أن الدراسة المتعمقة للحقيقة تكشف أن المشاكل تأتي من الأنظمة الغربية التي تطبق على البلاد الإسلامية. وبعد رؤية هذا، يصبح من الواجب التكلم بوضوح بأن هذه الأنظمة المسماة بالديمقراطية والعلمانية والاتفاقيات الدولية التي فرضتها دول الكفر، لا تتفق مع الإسلام. إن هذا يقود الأمة الإسلامية بإخلاص. كما تجدر الإشارة إلى أن الأمة تقول وبكل وضوح أن الأخطاء في شخصيات المسلمين لا يمكن حلها إلا باستبدال النظام الإسلامي بالنظم الغربية. فقط حينها سيكون ممكنا الكشف أن المسلمين وغير المسلمين ليسوا بنفس العقلية. عندها ستتوق النساء المسلمات والرجال المسلمون والشباب المسلم إلى تمييز أنفسهم عن نموذج الإنسان الغربي. وستكون هذه النقطة التي يبدأ عندها الصراع الفكري. إن نتيجة هذا الصراع ستكون إيقاظ وتحفيز المسلمين لتحسين أنفسهم بهدف إرضاء الله رب العالمين. وإن هذا هو منظور القيادة التي يجب أن توحد مفكري وعلماء ومعلمي وكتاب ونشطاء المسلمين، الذين يهتمون بكل إخلاص بسعادة المرأة المسلمة على وجه الخصوص وبالأمة الإسلامية على وجه العموم.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

أينور يازار

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı