إذا جاءتكم الجمعيات النسوية بنبأ فتبينوا
إذا جاءتكم الجمعيات النسوية بنبأ فتبينوا

الخبر: شاركت تونس في الحملة الدولية لمناهضة العنف ضد المرأة التي ينظمها كل سنة مركز القيادة العالمية للمرأة تحت شعار "16 يوما من النشاط لمناهضة العنف ضد المرأة" من 25 تشرين الثاني/نوفمبر إلى 10 كانون الأول/ديسمبر 2019، تاريخ الاحتفال باليوم العالمي لحقوق الإنسان.

0:00 0:00
Speed:
December 09, 2019

إذا جاءتكم الجمعيات النسوية بنبأ فتبينوا

إذا جاءتكم الجمعيات النسوية بنبأ فتبينوا


الخبر:


شاركت تونس في الحملة الدولية لمناهضة العنف ضد المرأة التي ينظمها كل سنة مركز القيادة العالمية للمرأة تحت شعار "16 يوما من النشاط لمناهضة العنف ضد المرأة" من 25 تشرين الثاني/نوفمبر إلى 10 كانون الأول/ديسمبر 2019، تاريخ الاحتفال باليوم العالمي لحقوق الإنسان.


في هذا الإطار دعت الجمعية التونسية للنساء الديمقراطيات بالتعاون مع 54 جمعية محلية ودولية إلى مسيرة وسط العاصمة للتنديد بالعنف ضد المرأة وكان ذلك بتاريخ 30 تشرين الثاني/نوفمبر 2019، رفعت فيها العديد من الشعارات من ضمنها:


- يسقط النظام الأبوي
- تسقط الترنسفوبيا
- كرامة إنسانية المساواة مش مزية
- ثورة ثورة نسائية حتى كنس الأبوية


التعليق:


أما شكلا فكانت المسيرة راقصة على قرعات الطبول اختلط فيها الرجال بالنساء بل وشارك فيها ما يسمى بـ"الجنس الثالث" وهم أشباه الرجال أو أشباه النساء من المتحولين والمتحولات جنسيا، وهذا هراء جديد شرع المجتمع المدني بمثقفيه وجمعياته وإعلامه الخوض فيه وإدراجه ضمن برامجه واستساغته شيئاً فشيئاً لعامة الناس وإكراههم على قبول هذا النوع من البشر وقبول سلوكهم، وإدراج قوانين للدفاع عن حقوقهم في الحياة، وتبرير شذوذهم، غير مراعين في ذلك هوية هذا البلد المسلم المحافظ والفطرة السليمة التي جعلها الله في عباده.


وأما مضمونا فلا يصعب على المشاهد للشعارات التي رفعت أثناء المسيرة التمييز بين ما تظهر من رحمة للمرأة وما تبطن من سموم وما تتضمن من دمار للمرأة والأسرة والمجتمع، وأذكر على سبيل المثال "كنس الأبوة" هذا الشعار الذي يضرب مُسلّمةً تربوية آمن بها أهل هذه البلاد.


فهل أصبح اليوم ربّ الأسرة وولاية الأب على أبنائه وبناته مظهراً من مظاهر العنف ضد المرأة؟!


في حين إن المجتمعات الغربية تتباكى اليوم على غياب الأب ودوره في الرعاية ومدى تأثير ذلك على نشأة الأبناء وتربيتهم ونفسيتهم، وقد أثبتت ذلك دراسات بريطانية وهولندية عدة أقرت أن النظام السائد في أوروبا ونمط العيش هناك يغيّب دور الأب، وبالتالي ظهور آفات اجتماعية، ولكم ما دوّنه الكاتب ديفيد بوبينو في كتابه "الحياة دون أب": "إن غياب الأب داخل الأسرة هو دافع رئيسي وراء العديد من القضايا الخطيرة والسلوك غير الأخلاقي وممارسة الجنس قبل سن النضج وولادات المراهقات خارج إطار الزواج والاكتئاب واستعمال المخدرات...".


من ضمن الشعارات التي رفعت أيضا تلك التي تطالب بالمساواة بين الجنسين ومزيد الحريات للمرأة حتى تحافظ على المكانة التي وصلت إليها المرأة في تونس اليوم، على حد تعبيرهم.


نعم الحريات التي جعلت تونس الأولى عربيا في نسب الطلاق وارتفاع نسب الأمهات العازبات والأطفال بدون سند والعنوسة والبطالة والتهميش... ولعل أبرز الحريات التي يدعون إليها هي ما جاء على لسان رئيسة الجمعية التونسية للنساء الديمقراطيات يسرى فراوس في برنامج "تونس اليوم": "حان الوقت لتختار المرأة متى تبدأ حياتها الجنسية" في حديثها عن العنف الجنسي، منددة بالفصل 13 من مجلة الأحوال الشخصية الذي ينص على أن البناء بين الزوجين لا يكون إلا بعد دفع المهر، وهنا ميز الخبيث من الطيب فيما دعت إليه وهو لا يخفى على عاقل أنه ضرب صريح لمقدسات الشرع وحرماته وإسقاط لأحكام الإسلام وكل ما له علاقة بالمنظومة التربوية الإسلامية، ونرد على مثل هذه الدعوة بحديث رسول الله e «لَا يَحِلُّ نِكَاحٌ إِلَّا بِوَلِيٍّ وَصَدَاقٍ وَشَاهِدَيْ عَدْلٍ».


أما عن الحلول التي قدمت لمناهضة العنف ضد المرأة فهي لا تقل مكرا وما هي إلا سموم يبثونها في هذا المجتمع المنكوب، وكانت حلولهم لذلك كالآتي:


تفعيل القانون 58 المؤرخ في 11 آب/أغسطس 2017، هذا القانون يبيد الرجل ويقضي على الأسرة بدعوى المساواة بين الجنسين، ويعني مزيدا من نهب ميزانية الدولة على حساب هذا الشعب المنهوك لإحداث مراكز إيواء للنساء المعنفات والقضاء على سلطة الأب والحرية الجنسية.


إن ارتفاع نسب العنف والجريمة اليوم إنما هو نتاج للنظام الرأسمالي والعقيدة العلمانية التي تبنتها الدولة والتي كرست ضنك العيش والعجز الاقتصادي وكثيراً من الآفات المجتمعية كالبطالة والهجرة غير الشرعية.


فماذا قدمت وزارة المرأة اليوم للمرأة سوى خدمة فئة شاذة من النساء اللاتي يدّعين الحداثة والتقدم، مثلما عقدن ندوة صاخبة في نزل فاخر "خمس نجوم" للنهوض بوضع المرأة الريفية على إثر فاجعة السبالة التي توفي فيها 12 عاملة وعاملا فلاحيا؟!


إن النهوض بالمرأة لا يكون إلا وفق الإسلام والامتثال لأحكام الله تعالى الذي ساوى بين الرجل والمرأة في التكليف والثواب والعقاب وأعتق المرأة من عبودية الغرب والعبث بها وكرّمها أحسن تكريم.


إن الإسلام وحده هو الذي أحسن رعاية شؤون الناس رعاية شاملة منبثقة من عقيدتهم منسجمة مع فطرتهم من خلال جملة من الأحكام الشرعية، فخالق المرأة هو أحق بمعرفة مستحقاتها وما لها وما عليها، فلا يزايدنّ أهلُ العلمانية على الإسلام في الفضل عليها!

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
سيرين بن عناية

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı