حقوق الطفل يحفظها الإسلام دين الشمول والعدل والطمأنينة
حقوق الطفل يحفظها الإسلام دين الشمول والعدل والطمأنينة

الخبر:   يمثل تاريخ 20 تشرين الثاني/نوفمبر اليوم العالمي لحقوق الطفل وهو يوافق تاريخ التوقيع على الاتفاقية الدولية قبل ثلاثين عاما من 191 دولة.

0:00 0:00
Speed:
November 27, 2019

حقوق الطفل يحفظها الإسلام دين الشمول والعدل والطمأنينة

حقوق الطفل يحفظها الإسلام دين الشمول والعدل والطمأنينة

الخبر:

يمثل تاريخ 20 تشرين الثاني/نوفمبر اليوم العالمي لحقوق الطفل وهو يوافق تاريخ التوقيع على الاتفاقية الدولية قبل ثلاثين عاما من 191 دولة.

وفي هذه المناسبة أعلنت اليونيسيف أنه سيتم القيام بعدة فعاليات وتظاهرات من الناشطين في مجال حقوق الطفل. (يونيسيف تونس)

التعليق:

ما من شك أن الاهتمام بالطفل يمثل المستقبل، وعلى عاتقه تُبنى الأجيال والمجتمعات، فتربية الطفل تربية سليمة جسديا وفكريا ونفسيا تؤدي إلى بناء شخصيته بالشكل السويّ.

ولكن بالنظر إلى بعض بنود وثيقة حقوق الطفل نلاحظ نقائص عدة منها إقصاء دور الدين ومن ذلك دور الإسلام لأنها تعتبر الأصولية الدينية صاحبة الدور الأكبر في قهر الفئات الضعيفة في المجتمع ومنها الطفل وبالمقارنة بالإعلان العالمي لحقوق الطفل الصادر عام 1990، فقد استبدلوا بلفظ الدين لفظ "spirituality" ومعناه الروحانيات.

غير أن إسلامنا عقيدة ينبثق عنها نظام يحتوي على أحكام شرعية لتطبيقها في حياتنا كلها ينشأ الأبناء عليها، وليس روحانية للنفس فقط.

بالإضافة إلى أن الوثيقة تدعو إلى تهميش دور الأسرة ومحاولة إخراج الطفل من الانضباط الأسري حيثُ أوكلت مهمة رعاية الصغار إلى مؤسسات الدولة ولم تذكر الوثيقة لفظ الأسرة إلا مرات محدودة بما لا يتناسب ودورها.

لكن في إسلامنا فإن للأسرة دورا محوريا ولا يمكن إغفاله أو التقليل من شأنه. قال r: «كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ». وقال عليه الصلاة والسلام: «كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُضَيِّعَ مَنْ يَعُولُ».

هذا بالإضافة إلى إطلاق الوثيقة لمفهوم الجندر ودعوة التثقيف الجنسي للأطفال والخدمات الإنجابية؛ كحق الفتاة في إجهاض نفسها متى شاءت كي تتحكم في حياتها، وحق الشذوذ، واعتبرت بعض بروتوكولاتها اختيارية يتم تطبيقها تدريجيا مثل بيع الأطفال واستخدامهم في الإباحية أو الصراع المسلح.

وعندما نعكس هذه الاتفاقية على البلاد الإسلامية، علما بأن جميع الدول العربية تقريبا موقعة عليها، نجد أن وضع الطفل بائس؛ فلا توجد رعاية صحية ولا قانونية ولا ثقافية مبنية بشكل صحيح، ونرى نسبة وفيات الأطفال عالية، وكذلك نسبة التسرب المدرسي، وتفاقم مشكلة أطفال الشوارع، وعدم الاهتمام بالأيتام مع أنهم كثر، وكذلك هو حال ذوي (الاحتياجات الخاصة) حيث لا توجد المعدات اللازمة لرعايتهم، هذا بالإضافة لما يتعرض له الأطفال من تحرش وتشغيل في أعمال خطرة، وهذا مسجل حتى في البلدان الغربية التي تتشدق بحقوق الطفل، ناهيك عن ملايين الأطفال الذين استنزفتهم الحروب في البوسنة والشيشان والعراق وفلسطين واليمن ومالي وسوريا وليبيا وغيرها...

وكل هذا غيض من فيض، ولكنهم ﴿وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ﴾.

وأمام ما نشهده اليوم من مآسٍ للطفولة تطال الأسرة والمجتمع والعالم بأسره، نتساءل:

أي حقوق حققتها الأمم المتحدة بعد ثلاثين عاما أصبح الطفل بعدها كهلا؟

وما هي الآمال التي تتطلع إليها منظمة اليونيسيف في هذه الحملة الإعلامية الجديدة من أجل الأطفال؟

وأجيب عن هذه التساؤلات من وجهة نظر الإسلام:

لقد ركز الإسلام العظيم على حماية الأطفال ونظر لهم على أنّهم زينة الحياة الدنيا، وكفل للطفل حقوقا كثيرة متعددة، بداية من النسب الثابت الموثق للطفل وذلك من خلال جعل الزواج الطريقة الوحيدة المشروعة للإنجاب، فيضمن حقه في أن يكون له أبوان معلومان موثقان.

واهتم بحضانته ورضاعته الطبيعية سواء من أمه أو من مرضعة غيرها، وأمر الأب بأن ينفق على رضاعته إذا تطلب الأمر وفق سعته وقدرته في كل الجوانب التي يحتاجها، فكفل له أن يعيش في كنف والديه ليعتنيا به صحيا ونفسيا، وتعليميا، ثم كلفهما بحسن تربيته حيث يبدأ ذلك من حين كونه جنينا في رحم أمه، فيحرم قتله، وإجهاضه، كما توعد الله قاتلي أطفالهم بالخلود في النار جزاء ما فعلوا.

وللطفل حق العلاج، ورعايته صحيا في حالة مرضه، وعدم إهماله إلى أن يتم شفاؤه، وقراءة المعوذات عليه، مثلما كان يفعل النبي بالمسح على رأس الطفل ويقول: «اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، أَذْهِبْ الْبَأْسَ، اشْفِهِ وَأَنْتَ الشَّافِي لَا شِفَاءَ إِلَّا شِفَاؤُكَ، شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَماً».

كما ساوى الإسلام بين جميع الأطفال حيث أنكر الإسلام التمييز بين الذكر والأنثى، فالله وحده هو واهب الأبناء، يعطي من يشاء إناثا، ومن يشاء ذكورا، وأمر الوالدين بالعدل بينهم.

وأوْجب تعليم الطفل وتثقيفه، وهذا حق رئيسي للأطفال في الإسلام وواجب على الأبوين أن يحرصا على تعليم أبنائهم وتدريبهم على كل ما ينفعهم من أمور الدين والدنيا كتدريبهم على السباحة والرمي فإنه نكاية العدو وتنشئة الأجيال ليكونوا قادة المستقبل ورجال الدولة ويدخل في عموم قوله تعالى: ﴿وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ﴾.

ومن أبرز حقوق الطفل المشروعة، اللعب، فلا يجوز منعه من ذلك، بل إن من قواعد التربية أن يداعب الوالدان أبناءهما سبع سنوات، ثم يعلمونهم سبع سنوات، ثم يصاحبونهم.

وتربية الطفل على العقيدة الإسلامية حق تميزت به الشريعة الإسلامية، وتقع هذه المسؤولية على عاتق الوالدين بالدرجة الأولى.

كما حافظ الإسلام على مال الطفل اليتيم من الضياع وأمر بعدم أكله بالباطل، وأولى الأيتام رعاية خاصة بهم...

وهكذا فإنّ الإسلام يعزّز الحلول الجذرية للرعاية الأصيلة التي تهتدي بحقوق الطفل المُثلى، وهذه الحلول لن تتكامل إلا بمنهج الإسلام السليم وفق الأحكام الشرعية التي فرضها الله سبحانه وتعالى.

قال الله تعالى: ﴿أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ﴾.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

خديجة بن حميدة

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı