أهل مصر ما بين مطرقة الحكام وسندان شركات الأدوية الرأسمالية
أهل مصر ما بين مطرقة الحكام وسندان شركات الأدوية الرأسمالية

نقل موقع العربي الجديد السبت 2019/1/12م، تأكيد السكرتير العام لشعبة الصيدليات بالاتحاد العام للغرف التجارية في مصر، حاتم البدوي، أن بعض شركات الأدوية الخاصة تلجأ لسياسة "تعطيش السوق" لرفع أسعار أدويتها، مشيراً إلى أن "بعض الشركات قد تكون محقة في طلبها نتيجة ارتفاع تكاليف الإنتاج، وأخرى قد يكون في طلبها نوع من المغالاة"، كما نقلت ما أشار إليه صيدلي أنه مع ارتفاع الأسعار بشكل عام، بما فيها الأدوية، تنخفض القوى الشرائية في سوق الأدوية، لدرجة أن بعض المرضى، ممن كانوا يواظبون على شراء جرعات شهرية، يضطرون أحياناً لتقليل هذه الجرعات بالمخالفة لأوامر الأطباء، نتيجة ضيق ذات اليد.

0:00 0:00
Speed:
January 17, 2019

أهل مصر ما بين مطرقة الحكام وسندان شركات الأدوية الرأسمالية

أهل مصر ما بين مطرقة الحكام وسندان شركات الأدوية الرأسمالية

الخبر:

نقل موقع العربي الجديد السبت 2019/1/12م، تأكيد السكرتير العام لشعبة الصيدليات بالاتحاد العام للغرف التجارية في مصر، حاتم البدوي، أن بعض شركات الأدوية الخاصة تلجأ لسياسة "تعطيش السوق" لرفع أسعار أدويتها، مشيراً إلى أن "بعض الشركات قد تكون محقة في طلبها نتيجة ارتفاع تكاليف الإنتاج، وأخرى قد يكون في طلبها نوع من المغالاة"، كما نقلت ما أشار إليه صيدلي أنه مع ارتفاع الأسعار بشكل عام، بما فيها الأدوية، تنخفض القوى الشرائية في سوق الأدوية، لدرجة أن بعض المرضى، ممن كانوا يواظبون على شراء جرعات شهرية، يضطرون أحياناً لتقليل هذه الجرعات بالمخالفة لأوامر الأطباء، نتيجة ضيق ذات اليد.

التعليق:

عندما يغيب دور الدولة في الرعاية تضيع الرعية، هذا هو واقع مصر باختصار شديد، فالدولة التي ينبغي أن ترعى أهل مصر أصبح شغلها الشاغل هو التربح منهم ومن ورائهم ولو ببيعهم في سوق نخاسة الغرب وشركاته الرأسمالية التي تتحكم في كل شيء يستهلكه أهل مصر ومنه الدواء القاتل الذي فوق كونه كما نعلم لم يعد يعالج المرض بل يبقي المريض في حاجة للعلاج على مدى طويل يضمن تشغيل هذه الشركات ومصانعها، فكما نرى هذا الارتفاع الجنوني في أسعار الأدوية وعلى فترات متقاربة كنتيجة طبيعية لسياسات اقتصادية وقرارات اتخذها النظام على مدار السنوات الماضية أضرت بأهل مصر البسطاء والفقراء بشكل كبير، والواقع الملموس الذي أكده ذلك الصيدلي حقيقة، فيلجأ الفقراء الذين لا يملكون ثمن العلاج مع الغلاء المستمر وسياسة الإفقار الممنهج إلى تقليل جرعات الدواء الذي لا يملكون ثمنه أو التغاضي عن بعضه مخالفين أوامر الطبيب رغم ما في ذلك من خطر على حياتهم، هكذا يتعامل الناس مع المشكلة في دولة ليس فيها مكان إلا لمن يدفع الثمن كما أعلن ويعلن رئيسها الذي يطالب شعبها الكادح بالتبرع قائلا (صبح على مصر بجنيه)! هذا الشعب الذي يبحث عن هذا الجنيه.

يا أهل الكنانة! إن الدواء سلعة استراتيجية لا يجوز للدولة أن تضعها أبدا في يد شركات خاصة تتربح بها من رعاياها، بل يجب أن توفر الدولة لرعاياها جميعا الدواء والتداوي على أعلى مستوى ممكن وبالمجان للجميع على حد سواء لا فرق في ذلك بين غني وفقير ولا مسلم ولا غير مسلم، إلا أن هذا غير ممكن في ظل الرأسمالية النفعية التي تتربح من كل شيء وأي شيء، بل إن الرأسمالية وشركاتها قد تعمل على إيجاد المرض الذي يجعلها تبيع ما صنعته من دواء، فلا قيمة فيها تعلو على القيمة المادية ومقياس أعمالها هو النفعية التي تتجلى في بلادنا بأبشع صورها المتوحشة حيث أصبح الدواء والتداوي فقط لمن يملك الثمن!

إن من واجبات الدولة أن توفر الرعاية الصحية لرعاياها جميعا بلا استثناء، وهو أهم وأولى من بناء عاصمة جديدة ومسجد تحتاج الصلاة فيه لتصريح أمني! إلا أن هذا ليس من أولويات دولة لا يعنيها إلا تأمين نفسها من غضبة الشعب ولا يعنيها الشعب ولا ما يعانيه من غلاء الأسعار التي طالت حتى الدواء.

يا أهل مصر الكنانة! إن الرأسمالية التي تحكم بلادكم لا تعنيها مشكلاتكم ولا رعايتكم ولا علاجكم، رغم ما تملكه بلادكم من ثروة هائلة ينكرها حكامكم الذين يخرجون عليكم بين حين وآخر بقولهم (إحنا فقرا أوي) وكأنهم ينفقون عليكم من إرث أبيهم! وكأنهم لم يشهدوا ويحرسوا نهب الغرب لثروات البلاد جهارا نهارا! وطالما بقي هذا النظام فلن تبقى المشاكل فقط بل ستتفاقم لأنه هو أصل المشكلة وسبب وجودها، والعلاج الوحيد الناجع هو اقتلاع هذا النظام من جذوره بكل أركانه ورموزه ودولته العميقة التي تتربح منه، والانعتاق من التبعية للغرب الكافر ورأسماليته التي أذاقتنا الويلات، وإقامة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة؛ فبها وحدها تعالج جميع مشكلاتنا وعلى رأسها مشكلة الدواء؛ فدولة الإسلام دولة رعاية لا دولة جباية، فلا يعنيها أن تتربح من رعاياها ولا من أزماتهم ولا تتاجر بأمراضهم ومعاناتهم، بل تصل الليل والنهار لتخفيف آلامهم وأعبائهم ورفع كل أسباب معاناتهم وتنفق الغالي والنفيس على رعايتهم في الصحة والتعليم وغير ذلك دون مقابل، فكل ما يعنيها هو القيام بما أوجبه الله عليها من رعاية تامة لشئون الناس في الدين والدنيا، هذه هي الدولة التي يدعوكم لها حزب التحرير ويحمل لكم مشروعها كاملا جاهزا للتطبيق فورا بما يصلح حالكم بالشكل الذي يرضي ربكم عنكم أولاً، وينهض ببلادكم ويعالج كل مشكلاتكم... فاحملوا معه حملكم عسى الله أن ينصر بكم دينه ويقيم بكم دولته فتفوزوا فوزا عظيما.

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

سعيد فضل

عضو المكتب الإعلامي لحزب التحرير في ولاية مصر

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı