عام من حكم تحالف الأمل؛ فأين الإسلام؟  (مترجم)
عام من حكم تحالف الأمل؛ فأين الإسلام؟  (مترجم)

عام مر على انتخاب الشعب الماليزي لحكومة تحالف الأمل وكانت فترة حكمها مليئة بالأحداث التي لفتت انتباه العديدين. فالماليزيون لا يكتفون "بمراقبة" الأحداث تمضي ــ بل إنهم يقيّمون و"يعاقبون" الحكومة بطرق مختلفة. وعلى الرغم من كون الناس العاديين ممتنين بانقضاء عهد حكومة الجبهة الوطنية، إلا أن هذا الامتنان لم يدم طويلا عندما بدأوا برؤية أن ماليزيا لم تتغير كثيرا، هذا إن لم تكن قد أصبحت أسوأ من قبل.

0:00 0:00
Speed:
June 28, 2019

عام من حكم تحالف الأمل؛ فأين الإسلام؟ (مترجم)

عام من حكم تحالف الأمل؛ فأين الإسلام؟

(مترجم)

الخبر:

عام مر على انتخاب الشعب الماليزي لحكومة تحالف الأمل وكانت فترة حكمها مليئة بالأحداث التي لفتت انتباه العديدين. فالماليزيون لا يكتفون "بمراقبة" الأحداث تمضي ــ بل إنهم يقيّمون و"يعاقبون" الحكومة بطرق مختلفة. وعلى الرغم من كون الناس العاديين ممتنين بانقضاء عهد حكومة الجبهة الوطنية، إلا أن هذا الامتنان لم يدم طويلا عندما بدأوا برؤية أن ماليزيا لم تتغير كثيرا، هذا إن لم تكن قد أصبحت أسوأ من قبل. وبهدف التغطية على الضعف وحدّة نقد الناس، فإن حكومة تحالف الأمل تحاول باستمرار إقناع الشعب أنه ليس من العدل أن يقارنها بالحكومة السابقة التي حكمت ماليزيا طوال 61 عاما. قد يبدو هذا الأمر صحيحا نوعا ما، ولكن في المقابل، فإن على الماليزيين، وخصوصا المسلمين منهم، أن يقيّموا ويقيسوا أداء الحكومة بالنسبة للإسلام وليس بالنسبة للحكومة السابقة. وفي الحقيقة، فإن كلا الحكومتين متعلقتان بالدستور الذي ورثوه من الكفار. وعلى الرغم من قيام حكومة تحالف الأمل بالترويج لحكمها على أنه تمثيل لماليزيا الجديدة، إلا أنه في الحقيقة لم يتغير شيء سوى وجوه الحكام.

التعليق:

منذ استقلال ماليزيا عن بريطانيا في 1957، كانت الدولة دائما ديمقراطية في نظام حكمها. وقد سمح نظام الكفر هذا والذي جاء من الغرب بوضع قوة التشريع بيد البشر. مع العلم أنه لا يوجد أي حق للشعب عندما يكون هذا النظام، والذي هو معاكس تماما للإسلام، مستمراً باجتياح ماليزيا. وقد ادعت حكومة تحالف الأمل أن ماليزيا الجديدة ستقدم ماليزيا "أفضل" مقارنة بفترة حكم الحكومة السابقة. وهم فخورون بأن شعبهم اليوم يتمتع بحرية أكبر في التكلم، وفي التعبير، وفي نقد الحكومة وبأن الحكومة أصبحت أكثر انفتاحا. كما يمكن رؤية أن وسائل الإعلام أصبحت أكثر استقلالية، وضمن الطلاب التحدث بحرية أكبر، حتى إن الحكومة منحت المعارضة مساحة لنقدها. إلا أن السؤال الحقيقي هو أنه إذا كان تطبيق الديمقراطية بشكل "أفضل"، فهل يعني هذا أن حال الدولة سيكون أفضل؟ سيرى العديدون بشكل سطحي أن هذه الديمقراطية "أفضل" ولكن من وجهة نظر الإسلام، فإن ديمقراطية "أفضل" تعني حقيقة وضعا أسوأ. فعلى سبيل المثال، فإن حرية التعبير التي ضمنتها الحكومة للشعب كشفت عن الوجه البشع للتحرر، فمن ضمن العديد من القضايا أصبحنا نرى أن الشواذ ومثليي الجنس أصبحوا يعبرون عن وجهات نظرهم دون أي حدود! إن وجود هذه المجموعة الماكرة من الناس هو أمر حرام، والآن فإننا نرى الجهود تتضافر لجعل وجودها أمرا طبيعيا!! ومن الواضح أن نشر الأفكار التحررية أمر خطير ليس على المستوى الأخلاقي فقط بل وعلى المستوى المبدئي أيضا. فمؤخرا وكنتيجة لانتشار الأفكار التحررية، فإن الإسلام وبكل أشكاله يقع تحت هجوم عنيف. وفي آخر التطورات، فحتى عملية حمل الدعوة أصبحت تتعرض لنقد لاذع، كل ذلك تحت مسمى حرية الدين! وأصبح المسلمون المخلصون يتعرضون لأوقات صعبة في الدفاع عن دينهم ضد النقد والهجوم الذي يتعرض له، في الوقت الذي تحافظ فيه الحكومة على وعدها بالسماح بالحرية، دون الاكتراث بالانتقادات اللاذعة التي تتعرض لها.

والديمقراطية هي نظام حكومي يضمن السلطة للعقل ويضمن الوصول إلى حريات غير محدودة، والتي على أرض الواقع تعني أن تكون حرا من "قيود" الدين. أما الإسلام فإنه يضع حدودا لحياة البشر. إلا أن هذا لا يعني أن المسلمين ليسوا أحرارا، لكنهم منظمون ومسيّرون حسب الشريعة. وهنا تماما يقع علينا التمييز بين الحقوق التي منحها لنا الإسلام والحقوق التي منحتها لنا الديمقراطية. فنحن أحرار في التحدث ونقد الحكومة والاحتجاج وما إلى ذلك، ليس لأن الديمقراطية تسمح لنا بذلك بل لأن الإسلام هو الذي يسمح. فالإسلام يضمن لنا حق التعبير وحق ممارسة جميع النشاطات طالما لم يحرمها الإسلام ولم تخرق أي حدّ من حدوده المحرّمة. أما الحرية التي تمنحها الديمقراطية فهي عكس ذلك تماما. إن جوهرها يقوم على تحرير البشر من الدين. والتهديدات التي يتعرض لها الإسلام اليوم ليست بسبب دولة الروم. بل إن التهديدات التي يتعرض لها الإسلام سببها أن الديمقراطية تطبقها الأحزاب الحاكمة! واليوم وبهدف خلق تغطية لبشاعة الديمقراطية، فإن حكومة تحالف الأمل أعلنت مبدأ "الإسلام رحمة للعالمين" كمفهوم لنظام حكمهم. فكيف يمكنهم حتى الحديث عن الإسلام كرحمة للعالمين في الوقت الذي لا يتم فيه تطبيقه كاملا؟! إنه من الواضح أن هذه مهزلة سياسية أخرى؛ مشابهة لفكرة الإسلام الحضاري والإسلام الوسطي الذي روجت له الحكومة السابقة فيما مضى. إن هذا كله سيبقى كشعارات حتى ينزع الله عز وجل القوة منهم. وعلى كل مسلم أن يراجع ويسأل نفسه. هل الحكومة الحالية (أو السابقة) تحكم وفق شريعة الله عز وجل ورسوله؟ إن هذا هو الوقت الذي نتوق فيه للعودة إلى الإسلام الحقيقي تحت مظلة الخلافة الراشدة.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. محمد – ماليزيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı